Recherche avancée

Embassy of Luxembourg in Ankara > Haberler > Sarayın Krem Rengi Duvarlarının Ötesİ >

Sarayın Krem Rengi Duvarlarının Ötesİ

Publié le çarşamba, 21.ekim 2015

Lüksemburg Büyükelçiliği, Türk Hava Yolları Skylife Business dergisinin Eylül 2015 sayısında yayınlanan, Sara Chare'nin kaleme aldığı ve Murat Gür'ün fotoğrafladığı "Sarayın Krem Rengi Duvarlarının Ötesi" isimli makaleyi sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyar:

...Çikolata Evi’nin terasında otururken önümde duran ılık süt dolu büyük kupaya çubuğun ucundaki tatlı zencefili daldırıp yavaşça karıştırıyorum. Erimeye başlıyor ve lezzetli bir sıcak çikolataya dönüşüyor. Bu sırada, Kraliyet Sarayı’nın önündeki nöbetçi kulübesinin konforunu terk edip aşağı yukarı yürümeye başlayan bir askeri ve birkaç Lüksemburglunun el sıkışıp içten bir “Moien!”le birbirleriyle selamlaşmalarını izliyorum. Ne var ki bakışlarım restoranlardan bir taş atımı uzaklıktaki yapıya; 16. yüzyılda inşa edilen ve masalsı görünümünü hâlâ koruyan saraya odaklanıyor. Krem rengi taşlarla örülmüş duvarları, sivri uçlu kuleleri, mavi-beyaz arka plan üzerine kırmızı bir aslan ve taç bulunan Lüksemburg armasını taşıyan demir kapısıyla oldukça haşmetli görünüyor.

Bu etkileyici şehri daha yakından tanımak ve karışık tarihi hakkında bilgi edinmek için Musée d’Histoire de la Ville de Luxembourg’a gitme vakti yaklaşıyor. Sergi binasının beş katını yavaş adımlarla tırmandıktan, şehrin M.Ö.963 yılında kurulduğunu ve bu şehir etrafında büyüyüp sık sık işgal altında kalan ülkenin tarihini öğrendikten sonra acıktığımı hissediyorum. Arnavut kaldırımlı Rue du Saint-Esprit’den Grand Rue’ya yürürken, kafelerin sokağa dönük masalarında sonbahar güneşinin tadını çıkaran insanların farkına varıyorum, çoğunluğu iş kıyafetiyle gelmişler. Kentin ana alışveriş caddelerinden biri olan Grand Rue uygun fiyatlı dükkânların yanı sıra, butik tasarımcı ve lüks mücevherat dükkânlarıyla dolu. Benim aradığım yer ise Oberweis, söylendiğine göre öğle yemeği spesiyalleri çok lezzetliymiş. Turistlerin ve Lüksemburgluların arasında yerimi alıp biberiyeli ızgara kuzu pirzolamın ardından yemeye kıyılamayacak kadar güzel görünen çikolata ve ahududulu kekle yemeğimi bitiriyorum.

Artık Lüksemburg’un neden Kuzeyin Cebelitarık’ı olarak anıldığını ve neden Avrupa’nın en büyük kalelerinden biri olduğunu daha iyi anladığıma göre, surları görmeye karar verip Montée de Clausen’deki Boch siperlerinde gezme vakti gelmiş olmalı. Bu dar kaya geçitler labirenti 17. yüzyılda şehri işgalcilerden korumak amacıyla yapılmış, daha sonra bölmeleri binlerce insan tarafından birer bomba sığınağı olarak kullanılmış. Bu soğuk ve nemli tünellerdeki ufak açıklıklardan aşağıdaki Petrusse Vadisi’nin bahçelerine bakarken yıllar önce bu kirli zemini aşındıran o kadar insanı düşünmeden edemiyorum, ta ki tünellerde yanımdan koşarak geçen çocuklar beni yerimden sıçratana kadar. Sesleri, tünellerin duvarlarında yankılanarak uzaklaşıyor.

Tekrar açık havaya çıkıyor ve Lüksemburg’un tarihine uzanan serüvenimin başladığı müze civarına dönmeden önce kartpostalları andıran manzaranın tadını çıkarmak için Chemin de la Corniche kaldırımlarındaki fotoğraf makineli ziyaretçilere katılıyorum. Bana katlı otoparkları anımsatan çok kullanışlı bir asansörle tepeden Grund’a iniyorum. Zemine ulaştığımda soğuk grafiti dolu beton bir koridordan geçtiğim için beklentim azalıyor. Ancak dışarı çıktığımda Alzette Nehri’nin üzerinde taş bir köprü, dar sokaklarda salına salına yürüyen insanlar ve oturdukları teraslarda samimi bir sohbete dalmış öğrenciler karşılıyor beni. Soluk sarı, pembe ve beyaz binaların suya düşen yansımasına ve çatıların tepesinden sivrilen manastırın çan kulesine bir süre baktıktan sonra, şehrin üst kısımlarına dönmeden canlanmak için yerel bir soda olan Rosport’tan yudumluyorum.

Günümü vadinin diğer tarafında, Kirchberg Platosu’nda noktalamaya karar verdim. Oraya gitmek için otobüse binmem gerekiyor. Durağıma ulaşmak için kafeler, fastfood zincirleri ve restoranlardan taşan sandalyelerle dolu ve trafiğe  kapalı bir yol olan Place d’Armes’tan geçtim. Yazın konserlere ait olan sahneyi kışın yeni yıl pazarı devralıyormuş. Ama bugünlük burası camlara vuran buz küplerinin kulak okşayan çınlamaları, şamata, ağaç gölgesinde dinlenen müşterilere koşuşturarak içecek servisi yapan siyah beyaz kıyafetli garsonlar sayesinde capcanlı.

Lüksemburg’un tarihine yolculuğum Musée d’Art Moderne Grand-Duc Jean’a (MUDAM) uğramadan tamamlanmış sayılamazdı. Paris’teki Louvre Piramiti’ni de tasarlayan leoh Ming Pei’in eseri bu modern sanat müzesi Fort Thüngen’in kale duvarları üzerine inşa edilmiş. Böylelikle Lüksemburg’da eskiyle yeninin iç içe geçtiği yer haline gelmiş. İçeride müzenin diğer kısımlarına erişim sağlayan ışıl ışıl koca bir alan olan Grand Hall ile odalar, koridorlar ve merdivenlerin oluşturduğu bir labirent var. Bir odadan ötekine geçerken küp ve 12 yüzeyli ahşap enstalasyonlar, kurukafa ve iskeletlerle çevrili gotik lekeli pencereler gibi modern sanat eserlerini inceliyorum. Ama asıl ilgilimi çeken, cam dış cephesi ve oluşturduğu açılarla binanın kendi güzelliği oluyor.

Müzeden ayrılırken eski taş duvarların yeni yapıyla nasıl iç içe geçtiğini daha iyi görebilmek için müzenin arkasından gidiyorum. Tepeden aşağıya uzanan bir patikadan Grund’a inebileceğimi düşünüyorum ama ayaklarım yorulmaya ve akşam karanlığı vadiye çökmeye başlıyor. Artık sıra otobüse binip şehir merkezinde Gromperekichelcher (patatesle yapılan ve sıcak servis edilen ekşi kremalı mücver) yapan bir yer bulmaya geliyor...

Retour